
Her şey bir istatistikle başlıyor. "Bu yıl şu kadar kadın öldürüldü" diye bir cümle dönüp duruyor ekranlarda. Rakam büyüyor, biz küçülüyoruz. Adeta kanıksamamız bekleniyor. Ama ben sana rakam söylemeyeceğim. Sana bir insan söyleyeceğim. Adı Zeynep’ti, Emine’ydi, Müzeyyen’di, Özgecan’dı. Kalbi vardı, hayali vardı, sesi vardı. Susmadı; susturuldu.
Kadınlar ölmüyor, öldürülüyor. Sokakta, evde, okulda, hatta karakolun dibinde… En güvendiğinin eliyle can veriyor. "Kıskandım", "sevdim", "beni terk etti" diyenlerin ardına sığındığı her bahanede, yasal boşluk, bir toplumsal sessizlik yatıyor.
Ama işin daha derininde, bir düşünce sistemi kanıyor. Kadını yalnızca bir eş, bir anne…. kalıbına sokan anlayış; onu birey olarak değil, mülk gibi gören zihniyet... Yüzyıllardır törpülenmeyen bu akıl tutulması, sadece cinayetle değil, dilde, bakışta, hatta haber başlıklarında kendini yeniden üretiyor.
Toplumu şekillendiren medya, eğitim ve kültürel anlatılar; kadını eşit ve özgür bir birey olarak göstermek yerine, çoğu zaman kalıplaşmış rollere hapsediyor. Böylece şiddet, yalnızca fiziksel bir saldırı olmaktan çıkıp, zihinsel bir kuşatmaya dönüşüyor.
Bu çığlık sadece sokakta değil, sınıf sıralarında da yankılanıyor. Eğitim sistemi, ezberlettiği sınav sorularının arasına ne hayat bilgisi sığdırabiliyor ne de gerçek bir eşitlik fikri. Öğrenciler sayılarla, kodlarla, puanlarla boğulurken; empati, ahlak, hak bilinci köreltiliyor. Kadına saygı, yalnızca afişlerde ve sunum slaytlarında kalıyor. Öğretilmeyen her değer, ilerde bir kadının canına mal oluyor.
Ve adalet sistemi… Yasalar var ama uygulanmıyor. Koruma kararları var ama delik deşik. Mahkemelerde hâlâ "tahrik indirimi", "iyi hal indirimi" konuşuluyor. Adalet, kadını değil failin duygusunu koruyor. Hukukun terazisi şaştığında, toplumun vicdanı toprağa düşüyor.
Oysa adalet yalnızca cezalandırmakla değil, önlemekle de yükümlüdür. Adaletin önleyici gücü, erken müdahale mekanizmalarıyla, tehdit oluşmadan alınan kararlı önlemlerle sağlanır. Bir tehdit sinyali alındığında koruma kararı hemen çıkar; şikayetler ciddiyetle değerlendirilir; karakoldaki memurdan mahkemedeki hâkime kadar herkesin farkındalığı yüksek olur. Bu sistem, şiddeti doğmadan boğar.
Bir toplumda adalet, sadece mahkeme salonlarında değil; okulda, sokakta, aile içinde de yaşar. Bu yüzden bilinçli bireyler, güçlü kurumlar kadar önemlidir. Bilinçli toplum; şiddeti teşvik eden dili, ayrımcı tutumu, suskunluğu reddeder. Her birey, çevresindeki bir riski görüp susmuyorsa; bir yanlışı uyarabiliyorsa, yanlış kararların arkasında değil, karşısında duruyorsa, işte orada gerçek değişim başlar.
Cahil bırakılmış, düşünmeyen, sorgulamayan bir toplumu yönetmek kolaydır. Ve böyle bir toplumda kadın önce fikren, sonra fiziken yok edilir. Kadına biçilen roller, öğretilmiş korkular, bastırılmış öfkeler; sonunda bir kurbanı, bir katili ve sessiz seyircileri doğurur.
Çözüm, sadece kanun çıkarmakla değil; o kanunları işletecek vicdanlı zihinler yetiştirmekle mümkündür. Bir ülkenin eğitimi adalet sistemiyle aynı eksenlerde yürür.
Kadınlar, yaşamak için feryat ediyor. Bizimse, kulak vermek gibi bir sorumluluğumuz var.
Bu bir kadın meselesi değil. Bu bir insanlık meselesi. Ve eğer bir kişi daha ölmeden harekete geçilmiyorsa, susan herkesin suç ortaklığı başlamıştır bile.

