
Diyarbakır’da zaman sıradan işlemez. Saatler, güneşin surlara vurduğu açıyla ölçülür; mevsimler, Dicle’nin kıyısındaki nar ağaçlarının çiçeklenmesiyle değişir. Modern dünyada dijital takvimler günleri hızla devirirken, burada zaman biraz daha ağır, biraz daha anlamlı akar.
Çünkü Diyarbakır’da hayat hızlı yaşanmaz, derin yaşanır.
Sabahın ilk ışıklarında tarihi Hasan Paşa Hanı’nda bir fincan menengiç kahvesiyle başlayan gün, Sur’un içindeki taş sokaklarda adımlanarak sürer. Şehir aceleye gelmez; çünkü her köşe başında durup düşünmen, görmen, hissetmen gereken bir şey mutlaka vardır.
Diyarbakır’da yaşamak, sürekli bir farkındalık hâlidir. Çünkü sokaktan geçen çocuğun “heval” deyişiyle, Cahit Sıtkı'nın dizeleri arasında bir köprü kurulur. Çünkü bir anne, pazarda sebze seçerken bile Zazaca bir ninninin melodisini taşır sesine. Her şey anlamlı, her şey kendine özgüdür.
Burada insanlar sadece yaşlanmaz; olgunlaşır, bilgeleşir. Çünkü geçmişle bağ hiç kopmamıştır. 4000 yıllık surlar hâlâ ayakta, Hevsel Bahçeleri hâlâ yeşilse, bu şehir hâlâ konuşuyor demektir. Dinleyene çok şey söyler.
Diyarbakır’da zamanın içinde kaybolmak değil, onunla birlikte derinleşmek vardır. Bir gün yolun düşerse, buraya sadece seyahat etmeye değil; yavaşlamaya, soluklanmaya, kendini yeniden duymaya gel.
Çünkü Diyarbakır’da zaman, Dicle’nin akışı gibi akar: sabırlı, güçlü ve hep geleceğe doğru.

